The Fall ve Zihindeki Karşılık

Filmi henüz izlemediyseniz bu yazının çeşitli yerlerinde spoiler olabilir. Niyetim filmin tamamını anlatmak değil. Sadece ilgimi çeken yerler üzerine konuşmak.

The Fall, genç dublör Roy ve beş yaşındaki Alexendria’nın kilise hastanesinde (böyle mi ifade edilir bilemedim) tanışmaları ile başlar. Roy tehlikeli bir sahne esnasında köprüden düşmüş/atlamış ve kötürüm kalmıştır. Alexendria ise portakal işçiliği yaptığı esnada ağaçtan düşüp kolunu kırmıştır. İkisi de düşmüş (fallen?) kimselerdir. Alexendria sürekli hastanede kalmak ister çünkü taburcu edildiğinde tekrar yetim bir portakal işçisine dönüşecektir. Roy ise kötürüm kaldığı ve sevdiği kadın tarafından terk edildiği için ölmek ister. Velhasıl yolları kesişir ve Roy, Alexendria’ya hikâye, kendi deyimiyle efsane anlatmaya başlar. Roy anlattıkça Alexendria’nın zihninde canlananları izleriz.

Bir hikâye okuduğumuzda yahut dinlediğimizde bize sunulan evreni zihnimizde tamamlıyoruz. Çünkü çoğunlukla sınırları mükemmel şekilde çizilerek sunulmuyor. Sunulması pek ekonomik de değil açıkçası. Söz konusu evrenin unsurlarını veya oradaki eylemleri zihnimizde canlandırıyor eksiklerini tamamlıyoruz. Bunu yaparken de geçmiş tecrübelerimizden, bilgimizden yararlanıyoruz. Çay ve bardak örneğini vermeyi seviyorum. Hikâyede karakter çay içtiğinde zihnimizde ne canlanıyor? Karakter İngilterede mi? Çinde mi? Türkiyede mi? Sütlü çay, yeşil çay, tavşan kanı? İşlemeli fincan, porselen kase, ince belli?

Bambaşka üç çay ve bardak(?). Metinde ipucu yoksa Lanser kuralını biraz genişleterek yazarla ilişkilendiriyoruz. Böyle de işin içinden çıkamazsak bildiğimiz şeylere benzetiyoruz. Mesela Dostoyevski romanlarındaki konakları hep İstanbul’un eski ahşap evleri gibi canlandırırdım. Hala o konakların neye benzediğini bilmiyorum. Muhtemelen mimari olarak alakaları bile yoktur ama.

Evlerin dışında insanlarda da benzer bir tavır sergiliyorum. Hikâyede karakterler ayrıntılı tarif edilmemişse hep Türk suretinde oluyorlar. Bütün karakterler siyah saçlı kahverengi gözlü. Aksi belirtilmediği sürece hiçbiri ne sarışın, ne çekik gözlü, ne de siyahi. Uzakdoğulu olsaydım muhtemelen karakterleri çekik gözlü hayal edecektim. Bir İskandinav ülkesinden olsam sarışın.

Bu refleksin sadece bende olmadığını şuradan anlıyorum, farklı milletler İsa tasvirlerini kendilerine benzer şekilde oluşturuyorlar. Kitaplardan okudukları bir İsa. Zihinlerinde kendilerine benziyor ve öyle çiziyorlar.

the fall | Eiko ishioka, Sürrealizm, Sinema
1. Kare

Film, küçük kızın zihnine girmemizi sağlayarak ne hayal ettiğini görmemize müsaade ediyor. Roy efsanede siyahi bir karakterden söz ettiğinde Alexendria doğrudan hastaneye buz taşıyan işçiyi (muhtemelen köle) hayal ediyor. Yahut kendi gizli mesajı ile hikâyedeki Büyük İskender’e gelen gizli mesaj aynı biçimde. 2. karede Alexendria’nın Hemşire Evelyn’e yazdığı gizli mesaj 3. karede ise hikâyede Büyük İskender’e gelen gizli mesaj var.

2. Kare
3. Kare

Filmin başında bu gizli mesaj biçimi muhataba (narratee manasında kullanıyorum) iyice belletiliyor. Sonlarına doğru küçük kız tekrar düşüyor ve ameliyat ediliyor. Ameliyat sahnelerini kızın zihninde canlandırdığı şekliyle aracısız olarak görüyoruz. Kızın kafatasına röntgen çekiliyor ardından 4. karedeki gibi kafatası açılıp içinden gizli mesaj biçiminde bir kağıt çıkarılıyor. Muhtemelen çocuk aklıyla röntgen çekildiğinde zihnin okunabileceğine dair bir hayal.

4. Kare

Bunun dışında sıradan bir şırınga ile iğne yapılmışken (nereden biliyoruz, sonraki sahnelerde kamera şırıngalara odaklanıyor) bizim gördüğümüz/kızın zihninde canlanan kendi boyu kadar bir toplu iğnenin karnına saplandığı oluyor. Göbeğine daha önce bir kelebeğin resmini çizdiğini biliyoruz. Kızın uyanması ve bizim de kızın zihninden çıkıp gerçekliği görmemiz 5. karedeki gibi başlıyor. Ortasına toplu iğne batırılmış bir kelebek, hızla kanat çırpıyor ve o esnada Alexendria da gözlerini kırpıştırıyor.

5. Kare

Bu sahne bana Bunuel ve Dali’nin Bir Endülüs Köpeğini hatırlattı. Gözün usturayla kesilmesi ile güneşin bulut ile kesilmesi arasındaki geçiş ve tabii diğer geçişler. Kelebeğin kanat çırpması ve kızın gözlerini kırpıştırması.

Kelebeğin başka bir manası var mı bilmek isterdim. Neden bu kadar çok vurgulanmış.

Zihinde canlandırma meselesine dönecek olursak, Roy’un anlattığı hikâye aslında rol aldığı film ve başka anlatıların bir tür kolajı. Bunu The Fall‘un sonunda Roy’un oynadığı filmi izleyince anlıyoruz. Ayrıca bir kelime oyunu olduğunu da. Roy’un oynadığı filmde karakterlerden biri Kızılderilidir yani Indian. Roy “hikâyede bir Indian var” dediğinde Alexandria bir Kızılderili hayal etmek yerine Hint hayal eder.

Filmin belli bir noktasından sonra zihinde canlandırılan hikâye ve gerçeklik birbirine karışır. Mesela Alexendria’nın tuvaleti gelmiş ve sallanırken Roy, kendi olarak ona “koridora çık, iki kere sola dön, tuvalete git” der. Ancak biz Roy’un hikâyedeki hâlinin bu sözleri sarf ettiğini seyrederiz. Bkz. 6. kare. Bu sahnenin Genette’in kullandığı manada bir metalepsis örneği olduğunu da belirtmek gerekir. Çünkü hikâyenin kahramanı kendisinden farklı bir evrende olan Alexendria’ya tuvaleti tarif ediyor.

6. Kare

Alexendria, korktuğu zamanlarda söylemek için yaşlı adamdan bir tekerleme öğrenmiştir. “Gugli Gugli Kaybol” (bu arada film 7. karedeki gibi başlıyor)

7. Kare

Yaşlı adam aynı zamanda hikâyedeki Mistik adlı karakterdir. Roy’un doktoru ise hikâyedeki Darwin. Hikâyenin düğün kısmında Roy bütün hapları içip intihar eder. Ancak intihar sahnesini doğrudan izleyemeyiz. Roy ilaçları içip uykuya dalar ve hikâyede Mistik Roy’un avuçlarına bakıp “çok fazla ilaç içtiğini” söyler. Ardından biraz önce andığımız tekerlemeyi söyletir. Bkz. 8. kare. Darwin ise intiharın çözüm olmadığından ve sair şeylerden bahseder.

8. Kare

Burada gerçeklik ile hikâye evreni yine iç içe geçiyor. Muhtemelen biz 8. karedeki sahneyi izlerken yaşlı adam yandaki yataktan gelip Roy’un ellerine bakıyor, kıza tekerlemeyi hatırlatıyor ve doktoru çağırıyor.

Başka unsurlar da var ancak yeteri kadar uzattığımı düşünüyorum. Bir araba laftan sonra söylemek istediğim şu, dünyayı hepimiz aynı mı algılıyoruz? Hangi gerçekliği paylaşıyor, nerede buluşuyoruz? Belki bir ara Ben X üzerine de yazarım.

Ben X :: Film Movement

Not: Filmde Ayasofya’da çekilmiş bir sahne var.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: